Her Şey Bosnalı Çocuklar İçin

Harun Tokak

Harun Tokak

14 Tem 2024 11:19


  • Bugün oynanacak final maçıyla 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası son bulacak.
     Futbolcularımızın sahada çok iyi bir oyun çıkarmalarına, gurbetteki insanlarımızın  onca tezahürat, dua  ve desteklerine rağmen Hollanda’ya mağlup olmamız hepimizi üzdü.
    Bu yıl UEFA tarihinde bir ilk gerçekleşti. Semavi dinlerden birer temsilci açılışta dua etti. Açılıştaki o anlamlı fotoğraf futbol tarihine altın harflerle kazındı. 
    İşin bir güzel yanı da dua etmesi için Müslümanları temsilen Hizmet Hareketi mensubu bir  arkadaşımız davet edildi. Arkadaşımız duayı Almanca yaptı. 
    Dua sırasında Kur’an’dan ayetler okudu:
    “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır.”
     “Ve Kitap verilenlerle en güzel yoldan başka bir yol ile mücadele etmeyin. Zalim olanları müstesna… Ve onlara: ‘Bize inene de, size inene de inandık. Bizim de, sizin de ilahınız birdir. Biz, O’na teslim olmuşlarız ’deyin.”
    Duadan sonra da arkadaşımız diğer ruhani temsilcilerle birlikte olimpiyat topunu imzaladı.
     Almanya’da pek çok İslami topluluk olmasına rağmen UEFA’nın Hizmet Hareketinden bir temsilciyi davet etmesi elbette bir tesadüf değil. 
    Diyalog çalışmalarında son derece başarılı olduğunu öğrendiğim o arkadaşımızı aradım, tebrik ettim.
     Başta en önemli bir spor dallarından olan Futbol olmak üzere bütün sporlar sevgi ve barışı beslemeli, büyütmeli.
    Üçüncü dünya savaşı senaryolarının çokça konuşulduğu bu günlerde insanlığın buna çok ihtiyacı var.
    Avrupa Futbol Şampiyonlarının açılındaki bu anlamlı sahne bana 1995 sonbaharındaki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının ev sahipliğinde yapılan “Her Şey Bosnalı Çocuklar İçin” maçını hatırlattı.
    Avrupa’nın göbeğinde Bosna’da kanlı ve kirli bir savaşın sürüp gittiği o günlerde Fethullah Gülen Hocaefendi;
    “Gidelim oralara, okullar yapalım” diyor, “Eğitim ve öğretime başlayalım, buralara Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin okulları desinler. Sonrasını onlar düşünsün! Şayet oradaki okullarımız isabet alır, yerle bir olursa, biz de koparacağımız vaveylalarla bütün dünyayı ayağa kaldırırız. Bu kanayan yarada, kan kaybeden de Türkiye’dir. Büyüklüğe sıçrama mevsiminde, kendisinden medet uman devletler ve milletler, bekledikleri performansı göremeyince, Türkiye’ye olan güvenleri sarsılıyor ve başka arayışlar içine giriyorlar. Bu ise Türkiye’nin kazanma kuşağında iken kaybetmesi demektir. Hâlbuki bu altın kuşakta şimdilerde başı sıkışan, derde düşen herkesin, çare diye başvuracağı güçlü bir devlet olmalı ve bu devlet tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi gürül gürül ses vermeli.”
    Ve 1995 Sonbaharında Hocaefendi’nin onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Bosna’da açılması planlanan okulların finansmanı için Türk Milli Takımı ile dünya karması arasında bir futbol maçı organize etti.
    Maç, Ali Sami Yen’de, “Her Şey Bosnalı Çocuklar İçin" sloganıyla oynandı. Bu tarihi organizasyona dönemin başbakanı Tansu Çiller ve Aliya İzzetbegoviç'in eşi Halide İzzetbegoviç de katıldı. 
    Maçı, Hocaefendi Maradona ile yan yana izledi.
    Maçtan elde edilen hasılatla Bosna’da üç okul açıldı.
    1999 yılında Gazeteciler ve Yazar Vakfı’nın “Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları Barış Ödülü”nü Boşnakların efsanevi komutanı Aliya İzzet Begoviç’e takdim etmek için Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan ve bir grup iş adamıyla Bosna’ya gittiğimizde açılan okulları da görme imkânı bulduk.
    Saraybosna, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu miraslarının iç içe geçtiği, her detayıyla sizi etkisi altına almayı başaran bir şehir. Doğasına ve mimari miraslarına hayran kalırken, yakın tarihimizin kara lekelerinden biri olan savaşın hala silinmeyen izleriyle hüzünlendik. 
    1. Dünya Savaşı’nın fitilinin ateşlendiği Latin Köprüsünden geçip de bir sokağı döndüğümüzde bahçesinden cıvıl cıvıl çocuk seslerinin yükseldiği bir okulun önünde bulduk kendimizi.
    Burası Bosna-Türk Lisesi… 
     Sırp, Boşnak ve Hırvat çocuklar aynı sıralarda ders görüyordu. Babaları kavga eden çocuklar aynı sıralarda yana oturuyor, aynı bahçede oynuyordu.
    Evvela Ali ve Mehmet öğretmenler gelmiş Bosna’ya, hem de savaştan önce.
    Bosna’daki okulların bilcümle hikâyesini Ali Öğretmenden dinledik.
     “Bosna’ya, 1992’de fırtınadan önceki sükûnet günlerinde geldik” diye başladı  anlatmaya:
     “Bosnalı kardeşlerimiz bize evlerini ve gönüllerini açtılar. Yetkililer okul olabilecek bazı binaları gösterdiler. Maddi destek devşirmek üzere Türkiye’ye döndüğümüzde ise, Bosna’dan savaş haberleri gelmeye başladı. İyi günlerinde yanlarında olduğumuz kardeşlerimizi kötü ve zor günlerinde yalnız bırakamazdık tabii. Ne var ki yollar ya kapalı ya da çok tehlikeliydi. Önce Hırvatistan’a gittik. Orada bir Hırvat mafyası ile anlaştık. Bizi Bosna’ya ulaştıracaklardı. Sözlerinde durmadılar. Tehlikeli ve meşakkatli bir yolculuktan sonra bizi İgman Dağı’nın tepesinde kaderimizle baş başa bırakarak çekip gittiler.
    Aşağıda Bosna Havaalanı’nın fersiz ışıkları belli belirsiz görülüyordu. Eh, en azından nereye doğru yürüyeceğimizi biliyorduk. Bu da bir şeydi.’’
    Fırtına karı harmanlarken, şehre ‘hâkim tepelerden’ gelen silah sesleri yamaçlarda yankılanıyordu. Yürüyen kardan adamlar gibiydik. Rüzgârın içimizi ürperten ıslıkları şiddetini gittikçe artırıyor, kalınlaşan kar yürüyüşümüzü zorlaştırıyordu. Akşamla birlikte umudumuz da tükeniyordu. Karanlık basınca kader arkadaşları olarak Mehmet Beyle el ele tutuştuk. Birbirimizden kopmamalıydık. Boşta kalan ellerimizle koca valizlerimizi sürüklüyorduk.
    Bir anda nasıl olduysa oldu, vadiden kopan bir kar fırtınası yere savurdu bizi. Karların üstünde ne kadar yuvarlandığımızı hatırlamıyorum. Birbirimizi kaybetmiştik.
    “Mehmeeeeet!”
    “Aliiiii!”
    sonunda bulduk birbirimizi.
     “Mehmet karlara öyle gömülmüş ki sadece başı görünüyordu.
    Güç bela çıkardım onu, valizini ise hiç bulamadık.  Üşümüş iki ürkek ceylan gibi birbirimize sarıldık. Sonra silah seslerinin altında kâh yerlere kapaklanarak, kâh yuvarlanarak karlı ölüm tepesinden aşağı indik.
    Elimizde beyaz bayrak, bitkin ve mecalsiz bir halde yaklaştık havaalanına. 
    BM yetkilileri son zırhlı aracın az önce şehre gittiğini söyleyince olduğumuz yere çöktüğümüzü hatırlıyorum sadece. 
    Havaalanında kalamazdık. Bin bir tehlikeyi göze alarak, gece karanlığında düştük yine yollara. Başımızın üzerinde vızıldayan kurşunlardan korunmak için dere yataklarından yürüyorduk. Çetniklerin silahları gecenin karanlığında ışıktan kavisler çiziyordu gökyüzünde.
    Yine de Bosnalı dostlarımızın bizi karşılarında gördüklerinde, yaşadıkları sevinç herşeye değerdi. 
    Ne var ki, günün ağarmasıyla birlikte biz de savaşın acı yüzünü bütün dehşetiyle görmüş olduk.
    O eski güzel günlerden eser kalmamıştı şehirde. İnsanların yüzlerindeki sürur çoktan uçup gitmişti. Sirenler çalıyor, ambulanslar durmadan yaralı taşıyor, evlerden çığlıklar yükseliyordu.
    Dayton Anlaşması’ndan sonra içinde bulunduğumuz bu binayı teslim aldığımızda etrafı tel örgülerle çevriliydi, duvarları delik deşikti. Mayın döşeli olduğu için temizleninceye kadar bahçesine dahi adım atamadık. Yol tarafındaki kırık pencereden içeriye baktığımızda, sağa sola savrulmuş saçlar, duvarlardaki kan izleri ve içi pıhtılaşıp kurumuş kan dolu postallar, yakın bir zamanda burada işlenmiş olan korkunç vahşetlerden haber veriyordu..
    Daha taze baharlarında gelinlik giyme hayaliyle yaşayan kim bilir kaç genç kıza vahşi bir yatak odası olmuştu bu bina. Tecavüze uğrayan, diri diri derisi yüzülen Boşnak kızlarının çığlıkları yankılanıyordu kanlı duvarlarda.
    Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın, “Her Şey Bosnalı Çocuklar İçin” maçından elde ettiği hasılatla  hem o harabe binayı bu hale getirdik hem de üç okul daha açtık. O maç Bosna barışı için çok önemli oldu.Gördüğünüz gibi dün babaları kavga eden çocuklar bu gün aynı sıralarda ders görüyor.” 
    Ali Öğretmen savaşın dehşetini bir fotoğraf makinesi kadar kudretle getirmişti gözlerimizin önüne. 
    Duyduklarımız karşısında kanımız donmuştu. Osmanlı’nın nazlı gelini Bosna’nın sadece bir binasında yaşanan acılardan arta kalanı bile insanın kanını dondurmaya kâfiydi.
    Sonu mutlulukla biten bir korku filminden çıkar gibi okuldan çıkınca bahçedeki bankın üzerinde oturan yaşlı bir Boşnak anayı gördük.
    Bizi görür görmez başladı konuşmaya, “Ah evlatlarım ah!” dedi, “şu çocukları seyrediyorum da… Bugünleri de görecek miydim? diyerek Allah’ıma şükrediyorum. Bu okul bir zamanlar Sırp Çetniklerinin karargâhıydı. Buradan gece gündüz şehre ateş yağdırırlardı. Sabahlara kadar işkence gören Boşnak gençlerin, gencecik kızların çığlıkları yükselirdi göklere. Hiçbirimiz bir şey yapamazdık. Şimdi şu oynaşan çocukları seyrederek şehidimin acısını hafifletiyorum. Ah! Birlikte gül gibi geçinip gidiyorduk, kim yaptı bize bu fenalıkları, kim düşman etti bizi birbirimize?”
    Okuldan ayrılırken bir şeyin farkına vardık.
    Anadolu insanının kendi toprağında attığı her tohum, dünyanın bir başka yerinde sevgi çiçeklerine dönüşüyor.

    14 Tem 2024 11:19
    YAZARIN SON YAZILARI